For English, please look below!
Çalıştığım yere bir ay çalıştıktan sonra ayrılacağımı önceden bildirmiştim. Şili kıyılarını takip ederek Bolivya’ya ulaşan bir rotama devam etmeyi planlıyordum. Santiago’da bir ay boyunca evinde kaldığım Ali, benimle birlikte Valparaíso’ya gelmeye karar verdi. O sırada Córdoba’da birlikte çalıştığım bir arkadaşım da Santiago’ya gelmişti ve böylece Valparaíso’ya giden üç kişilik ekibimiz tamamlanmış oldu.
Ben yine ulaşım olarak yine otostop çekmeye karar verdim. Nico da bana katılmak istedi ve Ali ile orada buluşmaya karar verdik. Ben aslında bu sefer otostop çekmenin daha zor olacağını düşünüyordum çünkü bir kişi yerine iki kişiyseniz araç bulmanız hayli zorlaşabilir. Ama hiç de öyle olmadı. Nico ile otoyola vardık ve “Tamam, bir sigara içelim, sonra otostopa başlayalım” dedik. Daha sigaramızı yakar yakmaz bir araba durdu ve Valparaíso’ya mı gidiyorsunuz diye sordu. “Evet” dedik ve o da “Tamam, atlayın” dedi. İnanamadım—otostop çekmeden araba bulmuştuk! Ancak Nico, yarım kalan sigarasına biraz üzülmüştü…
Santiago’dan Valparaíso’ya gitmek yaklaşık yarım saat sürdüğü için hızlıca şehre vardık ve hostelde Ali ile buluştuk. Eşyalarımızı odamıza bıraktık ve şehri keşfetmek için dışarı çıktık. Ali daha önce Valparaíso’yu gelmiş, bu yüzden bizi şehir merkezinde o gezdirdi.
Valparaíso’yu ziyaret ettiğinizde, başta biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz çünkü aslında fakir bir şehir. Uzaktan hayal ettiğiniz kadar gösterişli bulmayabilirsiniz. Ancak şehri özel kılan şey, onun sanatsal ruhu. Böyle bir şehir düşünün, duvar resimleri ve müzikle dolu bir şehir. Her sokağında sanatın ayrı bir dalının icra edildiği bir yer. Bu yüzden sokaklarındaki yaşam asla durmuyor ve buradayken şehrin gerçekten “canlı” olduğunu kolayca hissediyorsunuz. İşte Valparaíso’yu bu kadar özel yapan şey de bu.

İlk günümüzün sonunda, Córdoba’da birlikte çalıştığımız başka bir gönüllü olan Oscar ile karşılaştık. Seyahat ederken dünya gerçekten daha küçükmüş gibi geliyor. Farklı rotalarda olsak bile diğer gezginlerle sürekli karşılaşıyorum! Sanki devasa bir köyde yolculuk ediyormuşsunuz gibi.

İlk gecemizde, Valparaíso’ya komşu bir kasaba olan Viña del Mar’a gittik. Valpo’dan buraya minibüsle yarım saatte ulaşıyorsunuz. Viña del Mar, bana anneannemin yazlığı olan Altınoluk’taki günlerimi hatırlattı. Ben 20 yıl boyunca her yazı Altınoluk’ta geçirdim. Orada da minibüsten minibüse atlayıp Edremit Körfezi boyunca istediğiniz beldeye gidebiliyorsunuz. Burası da sanki İspanyolca konuşulan bir Altınoluk gibi, tatlı bir sahil kasabası!
Daha önceki bir blog yazımda da bahsettiğim gibi, Pablo Neruda’nın Valparaíso’da da bir evi var. Şimdi müzeye çevirilmiş ve ziyarete açık. İkinci günümü orayı ziyaret etmeye karar verdim. Ali de benimle gelmek istedi ama müzeye giderken koca bir tepe tırmandığımız için içeri girmeyip dışarıda dinlenmeye karar verdi. Ben de müzeyi tek başıma gezdim. Bu evin giriş ücreti de diğer evdeki gibi 6.000 CLP’ydi. Ve yine burada da fotoğraf çekmek yasaktı—ama siz sevgili okuyucularım için gizlice birkaç fotoğraf çektim. Şşş!

Neruda, bu evi henüz inşaat halindeyken satın almış. Orijinal İspanyol sahibi, binayı tamamlamadan önce vefat etmiş. Neruda da evi devralarak, evin bir gemi gibi görünmesi için özel tasarımlar yaptırmış ve evin her köşesini denizcilik eşyalarıyla dekore etmiş. Evin ismini ise ilk sahibine ithafen La Sebastiana koymuş.

Müzeyi gezdikten sonra, Ali’yi hotelde bırakarak Nico ve ben tekrar merkezde dolaşmaya geri döndük. Sonra biraz plajda oturmaya karar verdik ve Viña del Mar’a doğru yola çıktık. Hayatımda ilk kez o zaman okyanusu gördüm. Dev dalgaları görünce kendimi küçük bir çocuk gibi hissettim!

İkinci gecemiz için bir gece kulübüne gitmeye karar verdik ama görünen o ki Valparaíso’daki kulüpler pek de eğlenceli değil. Gittiğimiz gece kulübü sadece 80’ler ve 90’lardan şarkılar çalıyordu. Bir süre kaldık ama sonra sıkılıp dışarı çıktık ve kulübün önündeki meydanda bir sürü genç gördük. İçki içip müzik çalıyorlardı, biz de orada takılmaya karar verdik. Ve işte arkadaşlar, böylece sabaha kadar orada kaldık. Birçok insanla tanıştık, müzik dinledik ve gerçekten eğlendik. Sonra fark ettim ki, bu insanlar bir kulübe ihtiyaç duymuyorlarmış ki çünkü kulübü sokağa taşıyorlarmış! Sabah 8:00’de, insanlar işe giderken biz hostele geri döndük.

Son günümde, “Biz hippiler değiliz. Biz happy’leriz” yazılı ünlü duvar yazısını görmek istedim. Bu duvar yazısı buralarda gerçekten ünlü. Instagram’ınız için mükemmel bir fotoğrafı yakalamak istiyorsanız uzun süre sırada beklemeniz gerekebilir.

O gece başka bir gece kulübüne denemeye karar verdik ama o da pek farklı değildi. Yani, Valparaíso’ya giderseniz, sadece birkaç içki alıp sokaklarda takılın. Kesinlikle bir gece kulübünde olduğunuzdan daha fazla eğlenirsiniz!
Valparaíso bana Karaköy’ü hatırlattı—tabii ki Karaköy’ün daha büyük bir versiyonu gibi. Hipster restoranlar, duvarlara yapılmış grafitiler… Ama Valpo’nun olumsuz tarafı, çok turistik olması, bu da şehri gerçekten pahalı hale getiriyor. Gerçekten pahalı. Bu yüzden şehri çok sevdim ama pahalılığından dolayı aşırı sevemedim. Neruda’nın zamanında ziyaret etseydim, belki daha çok severdim.
Yeni Yıl’ı La Serena’da kutlamaya karar vermiştim ve Nico’nun da benimle gelmesi gerekiyordu. Ama Valpo’da kalıp kalmamakta kararsızdı. Sonunda, ilk planladığımız gibi benimle gelmeye karar verdi. Yani, bir Alman ve bir Türk gezgin olarak, bir başka otostop macerasına hazırlandık.
Bakalım kahramanlarımızın başına La Serena’da ne gelecek? Bir sonraki blog yazısı için takipte kalın!

I had already informed the place where I worked that I would leave after working for a month. I planned a route that followed the Chilean coast until reaching Bolivia. Ali, with whom I stayed at his flat for a month in Santiago, decided to come with me to Valparaíso. At that time, one of my friends, whom I had worked with in Córdoba, also came to Santiago and joined the Valparaíso team.
Of course, I was going to hitchhike again. Nico wanted to join me, and we decided to meet Ali there. I thought hitchhiking would be harder this time because, when you’re with more than one person, it’s likely you’ll wait longer for a lift. But I was so wrong! Nico and I reached the highway and said, “Okay, let’s smoke a cig and then start hitchhiking.” As soon as we lit our cigs, a car pulled over and asked if we were going to Valparaíso. We said yes, and he replied, “Okay, hop in.” I couldn’t believe it—we got a lift without even hitchhiking! Nico, however, was a little upset about his unfinished cigarette…

It takes about half an hour to get from Santiago to Valparaíso, so we arrived quickly and met Ali at the hostel. We dropped off our stuff and headed out to explore the city. Ali had visited Valparaíso before, so he showed us around the city center.
When you visit Valparaíso, you might feel a bit disappointed at first because it’s actually a poor city. It’s not as fancy as you might imagine. But what stands out is its artistic soul. Picture a city filled with murals and music, you can find every kind of art on the streets of Valparaíso. Life on the streets never stops, and you get the sense that the city is alive. That’s what makes Valparaíso so special.

On our first day, after walking around, we met Oscar, another volunteer we had worked with in Córdoba. It’s funny how the world feels smaller when you travel. I always seem to run into other travelers, even if we’re on completely different routes! It’s like traveling through one giant village.
On our first night, we went to Viña del Mar, which is like a neighboring town to Valparaíso. You can get there in half an hour by minibus. Viña del Mar reminded me of my days in Altınoluk, where my grandma had a beach house. I spent every summer there for 20 years. It felt like a Spanish-speaking version of Altınoluk! The coastline and the people reminded me so much of my little summer town.
As I mentioned in a previous blog, Pablo Neruda had a house in Valparaíso as well. I spent my second day visiting it. Ali came with me, but after climbing up to the house, he decided to rest and wait for me. The admission fee for this house was 6,000 CLP, just like the other one. And once again, taking photos was forbidden—but I secretly took some for my lovely readers. Shhh!

Neruda bought this house while it was still unfinished. Its original Spanish owner had passed away before completing the building. Neruda took it over, designed it to resemble a ship, and decorated it with nautical items. He named it La Sebastiana after its first owner.

After visiting the museum, Nico and I went back to the center to walk around again. Later, we decided to sit on the beach, so we headed to Viña del Mar. This was the first time I had ever seen the ocean in my life. I felt like a little kid when I saw the huge waves!

For our second night, we decided to go to a club, but apparently, all the clubs in Valparaíso are pretty lame. The one we went to played only songs from the ’80s and ’90s. We stayed for a little while, but then we stepped outside and saw a lot of young people in the square in front of the club. They were drinking and playing music, so we decided to hang out there for a bit. And my friends, that’s how we ended up staying until morning. We met a lot of people, listened to music, and had real fun. Later, I realized that these people didn’t need a club—they were bringing the club to the streets! We went back to the hostel at 8:00 AM, just as people were heading to work.
For my last day, I wanted to visit the famous sign that says, “We are not hippies. We are happies.” Do you know it? It’s really famous around here. And you might end up waiting a long time to get the perfect shot for your Instagram. That night, we decided to try another club, but it wasn’t any better. So, if you go to Valparaíso, just grab some drinks and hang out on the streets. You’ll definitely have more fun than in a club!

Valparaíso reminds me of Karaköy—it’s like a larger version of it, of course. The hipster restaurants, the walls covered in graffiti… But the downside of Valpo is that it’s too touristy, which makes it really expensive. Really expensive. Because of that, I like the city, but I couldn’t love it as much as I thought I would. If I had visited it during Neruda’s time, I might have loved it more.
I had decided to celebrate New Year’s Eve in La Serena, and Nico was supposed to come with me too. But he wasn’t sure if he wanted to stay in Valpo instead of going to La Serena. In the end, though, he decided to join me as we had originally planned. So, as a German and a Turkish traveler, we got ready for another hitchhiking adventure.
What happens to our characters in La Serena will be revealed in the next blog post! 😌


Thoughts, tips, or just saying hi? Drop a comment!