For English, please look below!

Santiago… Nereden başlasam bilemiyorum. İyi kötü tam bir ayımı bu şehirde geçirdim. Başından sonuna inanılmaz güzel bir deneyimdi. Şilililere sorarsanız hepsi Santiago’da çok insan olduğundan yakınır, kimsenin kimseye selam vermediğinden. Ama tüm büyük şehirlerin kaçınılmaz sonudur bu. Bense şehir insanı olduğumdan Santiago’yu ayrı sevdim. İki gün sonra çöle kamp kurmaya gideceğim. Dağ bayır da seviyorum ama müzenin, tiyatronun olmadığı yerde yaşayamıyorum.

Santiago’ya ayak basışımın ilk günü Meze Restoran‘a görüşmeye gittim. Çocukluk arkadaşım burada yaşadığı için ben daha şehre gelmeden kısa dönemlik burada çalışmama aracı olmuştu. Meze Restoran, iki buçuk senedir Manuel Montt’ta Türk yemekleri servis ediyor. Hünkar Beğendi’den tutun da Adana Kebap’a kadar her şey var. Hem Santiago’lulara kendini sevdirmiş hem burada yaşayan Türklerin uğrak yeri olmayı başarmış. O yüzden burada yaşayan Türklerin çoğu restoran sayesinde birbirini tanıyor.

Görüşmemizden iki gün sonra çalışmaya başlayarak hızlı bir tempoya girdim. Restoranda çalışmış olanlar beni anlayacaktır. Garsonluk yapmak dünyanın en garip işi. Her gün denk geldiğiniz garip insanlar, yaşanan diyaloglar ile ayrı bir kitap yazılır.

Restoranda çalışan tek Türk garson olarak bir ay boyunca oldukça ilgi çektim. Hem müşteriler önerilerime daha da ilgi gösteriyordu hem de ülkemle ilgili bir sürü soru alıyordum. Şilililerin hepsi çok canayakın yabancılara karşı. Yine Türk dizilerinin aşırı muhabbeti döndü. Sürekli dizilerle ilgili soru cevaplamak zorunda kaldım. Bir keresinde türkçe öğrenmeye çalışan bir Şilili kızla muhabbet ettim, çay ikram ettim. Derken kız yehova şahitlerinden çıktı. Giderken bana bunu hediye etti. Okey 😒

Doğum günümde restoranın ortasında roman havası oynadım. 50 Şililinin hep bir ağızdan doğum günümü kutlamasını dinledim. Her günüm deli dolu, acayip hikayelerle dolu geçti. Para kazanmanın yanında inanılmaz ve unutamayacağım deneyimler elde ettim.

Ama haftada altı gün uzun saatler çalıştığım için Santiago’yu uzun bir süre gezemedim. Bloğu boşlamamın sebebi de buydu aslında. Hiçbir şeye vakit bulamadım. Eve geldiğimde ya çok yorgundum ya da saat geç olduğu için direkt uyuyordum. Haftada bir gün iznimde de ev arkadaşlarım ile dışarı çıktığımız için tüm haftam bloke oluyordu. Son haftamda şehri tanımak için akşam vardiyasında çalışmayı talep ettim. Böylece birazdan anlatacağım yerleri gezme fırsatım oldu.

Şili deyince benim aklıma direkt Pablo Neruda geliyor. Dört sene ispanyol filolojisi okuyunca aklına başka bir şey gelmezdi insanın zaten. Bilmeyenler için Pablo Neruda hem siyasette aktif rol alarak Şili’ye katkıda bulunmuş hem de Nobel ödülü almış Şilili bir şair. Pablo Neruda’nın Şili’de üç tane evi bulunuyor. Biri Santiago’da, biri Vaparaíso’da, diğeri de Isla Negra’da. Ben iki tanesini ziyaret etme imkanı buldum. Santiago’daki evi La Chascona. Neruda, bu evin yapımına o zamanki gizli sevgilisi Matilde Urrutia için başlıyor. Üç evinde de görebileceğiniz gibi bu evde de ön plana çıkan deniz sevgisi. Neruda tam bir deniz aşığı olduğu için tüm evlerini gemiyi anımsatacak mimaride planlıyor ve içini deniz objeleriyle dolduruyor. Evi gezerken “vay be, ben de burada yaşasam efsane şiir yazardım” diyorsunuz. La Chascona, Bellavista’da buluyor. Giriş ücreti ise 6000 Şili Pesosu ($10). Maalesef pek ucuz değil. Ama değer mi? Değer.

Santiago’nun diğer bir önemli kültür merkezi ise adını bir diğer Nobel ödüllü şairi Gabriela Mistral‘dan alıyor. Centro Cultural Gabriela Mistral, hem birçok sanatsal aktivitelere ev sahipliği yapıyor hem de dönemlik sergileri içinde barındırıyor. Alan olarak çok büyük olan kültür merkezine giriş ücretsiz. Diğer yandan gençlerin dans, akrobasi gibi antremanları için kullanabilecekleri alanları mevcut. Ben ziyaret ettiğimde de dans eden bir sürü genç vardı. Santiago’da o gün yapacak hiçbir işiniz bile olmasa kitabınızı alıp kuytu bir köşesine kurulabilirsiniz. Herkese açık ücretsiz interneti de mevcut, kıps kıps 🤗

Centro Cultural Gabriela Mistral’in Girişi
İskandinav İç Mimarisi İle İlgili Sergiden
Geleneksel Latin Amerika Sanatları Sergisinden

Santiago’nun en önemli simgesi ise iki tepesi. Birisi Santa Lucía Tepesi, diğeri ise San Cristóbal Tepesi. Santa Lucía Tepesi, aynı adı taşıyan metro durağının yanında. İçerisi heykellerle bezenmiş büyük bir park halinde. İçerisini gezmek yaklaşık bir saatinizi alıyor. Şehrin tam göbeğinde olmasına rağmen içeri adım attığınız an bir sessizlik başlıyor. Şehrin kalabalığından kaçmak için birebir.

Diğer tepesi San Cristobal ise şehrin simgesi büyük Meryem Ana heykeline ev sahipliği yapıyor. Tepeye çıkmasanız da bu heykeli şehrin her yerinden görebiliyorsunuz. San Cristobal Tepesi’ne çıkmak için birçok yol var. İsterseniz teleferikle, isterseniz bisikletle, isterseniz yürüyerek çıkabilirsiniz. Tepeye çıkmak için birkaç yol var. Zorluk seviyeleri değişiyor sadece. Kimisi daha dik, kimisi daha uzun ama daha rahat yol. Ayrıca yol üstünde de durup piknik yapabileceğiniz mesire yerleri bulunuyor. Biz teleferikle inip çıktık. Çünkü öğlen işe gitmem gerekiyordu. Sadece sabahtan uğrayabildim. Zirvede durup dinlenebileceğiniz kafe ve restoranlar da var.


Şili’de en yaygın fast food sandviççiler. Her adımda sandviç yapan bir yer var. Ama öyle aklınıza düz sandviç gelmesin. Burada olayı aşmışlar. Her porsiyon büyük boy. Bir hamburger istiyorsunuz iki elinizle zor tutup yiyiyorsunuz. Ayrıca her şeyin içinde avokado var. Resmen mutluluktan öliciim. Buranın domatesi gibi bir şey. Yemeyeni dövüyorlar. Diğer yaygın olay ise suşiciler. Neden bilmiyorum ama çeşit çeşit suşi yapan binlerce restoran var. Fiyat olarak da uygunlar. Yani bizde suşi lükstür. Burada sandviç de yesen aynı fiyat, suşi de. Ben zaten hem suşi hem de avokado manyağı olduğum için aşırılar aşırısı mutluydum burada. Arjantin’de peynirli empanada ve pizza yemekten içim kurumuştu.

Bunun dışında iki gün içimdeki Vedat Milör’e izin verdim ve değişik yemek arayışına çıktım ve harika iki yer keşfettim. Yolu düşen olursa diye de sizinle paylaşmak istiyorum.

Birisi hint yemekleri yapan New Horizon. Ben burayı tesadüfen TripAdvisor’da bulmuştum. Kesin vejerteryan yemekleri vardır diye gittim. Kapısında ayı gibi sıra vardı. Dedim noluyoruz ya? Demek ki cidden güzel diye 15 dakika sıra bekledim. Öğlen giderseniz günlük menüleri bulunuyor. Ana yemek, pilav ve salata bulunuyor menüde. Tereyağlı lavaş ekmeğine benzer bir ekmekle geliyor hepsi. Yemek için beklenir mi demeyin. Gerçekten inanılmaz güzeldi. İçecek de dahil hepsine 4000 Şili Pesosu ödedim. Yazarken tekrar canım çekti ahaha 🙃

Diğer Vedat Milör maceramda ise her şeyin doğal ve sebzeden yapıldığı bir restoran keşfettim. İçeride ete dair bir şey yok ama yine restoran full çekiyordu. Restoranın adı El Naturista. Her vejeteryanım dediğimde ay sen ne yiyorsun o zaman, aç kalmıyor musun diyenlerin suratına buranın menüsünü çarpmak istiyorum. Sıfır et koyarak dünyanın en leziz yemeklerini yapan bir yer. Ayrıca menüsü de oldukça geniş. Kocaman tabak ana yemek yedikten sonra, üstüne meyve salatası yedim. En sonunda yerimden kalkamıyordum. Şu boğazımı durduramıyorum ben ya. Bir de taze sıkılmış bir sürü meyve çeşitleri var. Giderseniz mutlaka deneyin.

Son olarak gece hayatı. Santiago’nun barlar sokağı Bellavista. Hem barlara hem de gece kulüplerine burada rastlayabilirsiniz. Ama onun dışında her semtinde güzel mekanları mevcut. Benim arkadaşlarımın bir kısmı DJ olduğu için her hafta sonu onların partilerine gittim. Dolayısıyla mekan bilmiyorum. Ama Bella Vista’ya giderseniz mekan bulamamanız imkansız.

Birçok gezgin Santiago’da bir şey yok, ben sıkıldım diyecektir. Ama bir şehrin güzelliği sizin deneyiminizle doğru orantılı. Belki gidip bir hostelde kalsanız beğenmezsiniz şehri. Diğer şehirlerden hiçbir farkı yok belki. Hatta Santiago’yu yapay bile bulursunuz. Sağda soldaki büyük amerikanvari reklamları sizi iter. Gençlerin hepsinde dövme, rapçi şapkaları var diye düşünürsünüz. Tarzları garip gelir. Ama öyle günler yaşarsınız ki orası kalbinizde özel bir yer edinir. Santiago da benim için öyle. Çoğu sevmese de ben kalbimin bir kısmını burada bırakarak ayrıldım ve her zaman da güzel hatırlayacağım sabahları sıcak geceleri soğuk Santiago’mu.

Santiago… I don’t even know where to begin. I’ve lived here for a month, and it’s been an absolutely wonderful experience for me. If you ask Chileans about Santiago, they’ll probably tell you it’s huge, that no one looks you in the face, that there are too many people, etc. But these are common issues in big cities. As a city person, I really love Santiago. In two days, I’m going to camp in the Atacama Desert. I love being in nature, but I can’t live in a place without theatres, museums, or concerts.

As soon as I arrived in Santiago, I went to Meze Restaurant to meet with the owner. My old friend lives here, and before I arrived, he arranged a job for me at this Turkish restaurant. Meze Restaurant has been serving Turkish cuisine for two and a half years on Manuel Montt Street. You can taste a variety of traditional Turkish dishes, like Adana Kebab and Hünkar Beğendi. It’s also a gathering spot for Turkish people living in Santiago, so all the Chilean-Turkish people know each other.

After I met the owner, I started working at the restaurant as a waitress. If you’ve ever worked as a waiter, you’ll understand what I mean. Being a waiter is one of the most interesting jobs. Every day, you meet all kinds of people and have funny conversations with the guests… I could write a book just from my one month of experience. As the only Turkish waitress at the restaurant, the guests were always curious about me. They asked me a lot of questions about my culture. Sometimes we talked about politics or Turkish soap operas. Once, a Chilean girl came to the restaurant and said she was trying to learn Turkish. She drank a cup of Turkish tea, and later gifted me a Jehovah’s Witnesses book. I was like, OKAY! 😒

On my birthday, I danced to traditional Turkish music at the restaurant. I watched as 50 Chileans celebrated my birthday by singing. Every day had a different story and strange moments. I gained so much experience, aside from just earning money.

But I was working six days a week and long hours, so I couldn’t explore the city until my last week. That’s why I couldn’t write anything on my blog. I was coming home late or too tired to do anything. I had just one day off, and on those days, I went out with my flatmates. For my last week, I asked to work the night shift, so I could walk around the city during the day.

When I think about Chile, I immediately think of Pablo Neruda. After studying Spanish Literature for four years, that’s only natural. For those who don’t know, Pablo Neruda was a poet who won the Nobel Prize and was very active in Chilean politics. He had three houses in Chile: one in Santiago, another in Valparaiso, and the last one in Isla Negra. I had the chance to visit two of them. His house in Santiago is called La Choscana, and he built it for his secret lover, Matilde Urrutia. Pablo Neruda was a true lover of the sea, which is why all three of his houses were designed like ships and decorated with sea-related objects. While visiting the house, I thought that if I lived there, I could write perfect poems. La Choscana is in Bellavista, and the entrance fee is 6,000 CLP ($10). It’s not so cheap, but it’s definitely worth it.

Another important cultural center in Santiago is named after another Nobel Prize-winning poet, Gabriela Mistral. The Centro Cultural Gabriela Mistral hosts many art events and temporary exhibitions. It’s a large building, and entrance is free. It also has dance halls for young people. When I was there, there were many young people practicing. Even if you can’t find anything else to do in Santiago, you can take a book and head there for a peaceful afternoon. Plus, it offers free Wi-Fi for visitors.

Another important symbol of Santiago is its two hills: Santa Lucía Hill and San Cristóbal Hill. Santa Lucía is near the metro station of the same name. This hill is a large park filled with artwork. It takes about an hour to walk around the park. As soon as you step in, you leave the noisy city behind and hear the birds chirping.

The other significant hill, San Cristóbal, is easily visible from the city, thanks to its large statue of Santa Maria. There are many ways to climb the hill. You can take a cable car, which I did since I didn’t have much time to hike up. Alternatively, you can climb by bike or on foot. While ascending, you’ll pass several picnic areas, which are popular spots for locals to relax. There are also many places to eat and drink at the top.

The most common fast food in Chile is sandwiches. There are many diners in Santiago that serve huge sandwiches at a reasonable price. They also use avocado in almost everything, which makes me very happy for some reason. And, for some inexplicable reason, there are many sushi restaurants in Chile, and their prices are about the same as sandwiches. As a pescatarian, I could only eat empanadas in Argentina, but I gained a few kilos in Chile—ahaha 😊

Aside from that, I indulged my inner gourmet and went out to discover new flavors in Santiago. I found two amazing places that I’d like to share with you. It might be helpful for anyone visiting Santiago too.

One of them is New Horizon, which serves Indian food. I found this place on TripAdvisor, but when I arrived, there was a long line. I waited for a while to grab a table. For lunch, they offer a daily menu that includes a main meal, rice, bread, and salad. I paid 4000 CLP, including the drink, and it was totally worth the wait!

On my next gourmet adventure, I discovered a vegetarian-friendly spot where all the food is made from vegetables. I was about to ask for a menu to show people who often ask me, “Oh, are you vegetarian? Aren’t you starving? What do you eat?” The restaurant is called El Naturalista. They offer a variety of options that will satisfy even meat lovers. After a huge meal, I also ordered a fruit salad. They also serve fresh juices. After eating so much, it was really hard to get up from the table. I just have to control myself!

Lastly, the nightlife in Santiago. Honestly, I don’t have any specific places to recommend because some of my friends are DJs, so I’d attend their parties every weekend. However, Bellavista is a neighborhood known for its pubs and clubs. If you go there, you’re sure to find something to your liking.

If you ask other travelers, they might tell you there’s nothing to see in Santiago. But the beauty of a place depends on your experiences. If you stay in a hostel there, you might not like Santiago. You might say there are too many people, or that there’s no difference between Santiago and other big cities. You could even find it more artificial because of the large billboards. You might also notice the unique style of some young people. But if you experience something special while you’re there, you’ll fall in love with Santiago. That’s how it was for me. I had so many beautiful memories there, and it holds a special place in my heart. I’ll always remember it perfectly—my lovely Santiago.

Thoughts, tips, or just saying hi? Drop a comment!